LİDERİMİZ SAYIN DEVLET BAHÇELİ BEY'İN GRUP KONUŞMALARI-19.04.22

LİDERİMİZ SAYIN DEVLET BAHÇELİ BEY'İN GRUP KONUŞMALARI-19.04.22

Paylaş:

Saygıdeğer Milletvekilleri,

Değerli Basın Mensupları,

Bu haftaki Meclis Grup Toplantımızda mümtaz heyetinizle paylaşacağım değerlendirmelerime geçmeden evvel hepinizi muhabbetle selamlıyor, başarılarla dolu bir hafta geçirmenizi temenni ediyorum.

Bugünkü toplantımızı yurtiçinden ve yurtdışından takip eden aziz vatandaşlarımızı, gönül ve kültür coğrafyalarımızda yaşayan muhterem kardeşlerimizi de yürekten selamlıyor, şükranlarımı sunuyorum.

Güney Sudan’da, 1993 yılının Mart ayında çekilen bir fotoğraf insanlık vicdanını utanç içinde titretmiş, bilahare pek çok tartışmalara yol açmıştı.

Açlıktan bir deri bir kemik kalmış bir kız çocuğu barındığı kampına doğru giderken takatsizlikten yere yığılıp kalmış, onu takip eden bir akbaba da hemen arkasından adeta ölüm anını beklemeye koyulmuştu.

Muhtemelen her insanın hayatında bir defada olsa gördüğü bu hazin ve trajik fotoğraf çekilirken Birleşmiş Milletler yardım heyeti yaklaşık bir kilometrelik mesafede bulunuyordu.

Fotoğrafı çeken şahıs bu ibret ve isyan ettiren sahneye müessir bir müdahalede bulunamamış, işini bitirdikten sonra olayın geçtiği muhitten ayrılmıştı.

Hakikaten bu fotoğraf karesi insanlığın tükendiği bir sınır noktasıydı.

Müteakip yıllarda ise söz konusu fotoğrafçı vicdan azabına ve artan tepkilere dayanamayarak intihar yolunu seçmişti.

Güney Sudanlı mazlum kız çocuğuna ne oldu bilemiyoruz, ama bildiğimiz kesin bir şey varsa o da acımazlığın, muhtaçlığın, sefaletin, mağduriyetin ve çaresizliğin coğrafyaları zehirli sarmaşık gibi sardığıdır.

Hayatı pamuk ipliğine bağlı o kızı gören bir Türk evladı olsaydı, akbabanın ya başını ezer ya da kovalar, sonra da bu çocuğu aldığı gibi yedirir, giydirir ve yardımseverliğini gösterirdi.

İç çatışmalar, terör saldırıları, etnik rekabetler, sömürge oyunları, sipariş kutuplaşmalar, sertlik dozajı yüksek hakimiyet ve hükümranlık mücadeleleri yüz milyonlarca insanın mahvına hizmet etmektedir.

Dünya genelinde elde edilen servet şanslı bir azınlığa sürekli akış halindedir.

Dünya nüfusunun beşte birinin kazancı küresel gelirin yalnızca yüzde ikisi seviyesindedir.

Buna karşılık en zengin yüzde 20’nin kazancı küresel gelirin yüzde 75’ine tekabül etmektedir.

Yapılan araştırmalara göre, tüm dünyanın kaynak tüketimi ABD’nin yarısı kadar olursa; bakır, kalay, gümüş, krom, çinko ve diğer birçok stratejik madenin 40 yıl içinde tükeneceği ileri sürülmektedir.

Sürekli büyümenin, sonlu bir gezegenin ekolojik limitlerine çarpmadan nasıl ve ne zamana kadar devam edebileceği ciddi bir şekilde sorgulanmaya başlanmıştır.

1972 yılında, Roma Kulübü’nün hazırlayıp yayımladığı “Ekonomik Büyümenin Sınırları” isimli rapor, Batı için değil, başta Türk ve İslam coğrafyaları olmak üzere azgelişmiş veya gelişmekte olan ülke ve coğrafyalara pranga vurulması için kaleme alınmıştı.

Böylelikle Müslüman nüfusun artışına ve sonucunda ortaya çıkacak stratejik güce bu sayede set çekileceği, baraj kurulacağı hesaplanmıştı.

Paris’li, Berlin’li, Londra’lı, Newyork’lu söz konusu oldu mu, ekonomik insanın doyum noktası yok bahanesiyle kuramsal ve kurgusal alt yapı imal eden küresel doymaz azınlık, sırayı Türk ve Müslüman aldı mı, “bir şey ne kadar çok tüketilirse fazlasına o kadar az ihtiyaç duyulur” tanımıyla bilinen Azalan Marjinal Fayda Teorisi’ni barikat olarak karşımıza dikmişlerdi.

Küresel ekonomik faaliyet, tarihin hiçbir döneminde bugünkü ölçekteki gibi artmadı, ne var ki yaygın ekonomik yıkımlar hiçbir zaman bugünkü gibi tehlikeli bir eşiğe de dayanmadı.

Batılı ülkeler yıllarca yüksek ekonomik büyümeyi muhafaza edebilmek için ağır ekolojik ve insani maliyetlere göz yumdular, hatta tahrik ve teşvik ettiler.

Ancak bu sürecin sonuna geldiklerinde kendi dışındaki ülkelere ekonomik kalkınma ve gelişme bazında kısıtlayıcı ve zorlayıcı dayatmalarda bulunmaktan da geri durmadılar.

Adaletsizliğin ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü küresel siyaset ve ekonomik tablonun yegâne sorumlusu, yegane suçlusu bize göre malumdur ve aç gözlülükleriyle mazlumların iliğini kemiğini kurutan emperyalist nobranlıktır.

Halen yeryüzünde toplam insan nüfusunun yüzde 50’ye yakını gelir dağılımı eşitsizliğinin kapanmaz uçurum haline dönüştüğü ülkelerde mukimdir.

Dünyada dört kişiden birisi günde üç dolardan az parayla yaşamaya mahkûmdur.

Aynı şekilde on kişiden birisi temiz içme suyuna ulaşmaktan, oniki-onbeş yaşındaki her altı çocuktan birisi de okula gitmekten mahrumdur.

Salgın dönemi ve Ukrayna kriziyle birlikte bu sarsıcı verilerin daha da derinleşip yoğunluk kazandığı üzücü bir gerçek olarak karşımızdadır.

Mübarek Ramazan ayının 18’inci gününde insanlığın yörüngesinde kıvrandığı perişanlığı, gelir ve servet dağılımındaki korkunç adaletsizlikleri, devamlı genişleyen hak kayıplarını, can çekişen insani değer ve birikimi duyarlı bir kalp eşliğinde ele almak iman sahibi herkesin müşterek hassasiyeti olmalıdır.

Su bulamayan, ekmek alamayan, demokrasi ve hürriyetten mahrum insanların yürek burkan dramları hiç kimsenin yüzünü dönemeyeceği bir skandalın teşhiridir.

Empati yapmak omuzlarımıza belki ilave yükler getirebilir, ancak insan olmanın feraseti, özellikle Müslüman Türk olmanın fehameti gariplere, muhtaçlara, çaresiz ve ümitsizlik içinde çırpınanlara uzatılacak müşfik ellerde, çarpan kalplerde gizlidir.

Bizim vicdan medeniyetimiz, gönül memleketimiz hiç kimsenin deri rengine, etnik kökenine, dilinin kaynağına, millet ve milliyetinin farklılığına bakmamış, böylesi bir ayrımı da mesele yapmamıştır.

Ne kadar paylaşırsak o kadar tok oluruz.

Birbirimizle ilgili ne kadar kaygı duyarsak aynı oranda insan olmanın faziletine mazhar ve müstahak olabiliriz.

Küresel enflasyonun tırmanışı her ülkenin ortak sancısıdır.

Bu sorunun nasıl ve hangi damardan patlayarak ortaya çıktığı bellidir.

Fiyat artışları, ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığındaki konjonktürel sıçrayışlar bugünkü dünya manzarasında tüm ülkeleri meşgul eden, salgın ve Ukrayna kriziyle daha da karmaşıklaşan bir vakadır.

İnancımızın gücüyle, dayanışma ve yardımlaşmanın bereketiyle içine girilen dar geçitlerden çıkılacak, ferah ve selamet dolu günlere inşallah ulaşılacaktır.

İyimserliğimizi her zaman muhafaza ederek, ülkemize güvenerek enflasyon canavarının başının ezileceği günleri de çok yakında görmemiz mümkün olacaktır.

Bu canavarın arkasına saklanarak, dahası fiilen işbirliği yaparak Türkiye’yi taşa tutmaya, atılan her adımı sekteye uğratmaya çabalayan karanlık muhalefet anlayışının biliniz ki kaybetmesi ve kaynattığı dedikodu kazanında haşlanması mukadderdir.

Her şeyin bir vakti merhunu vardır.

Vaki olanda da hayır olacaktır.

Halden anlamayanın dilden anlamayacağını biliyoruz.

İman ışığı olmadan gözün görmeyeceğinin, gönlün hissetmeyeceğinin farkındayız.

Bu mübarek günlerde Rabbim’den niyazım kötülere fırsat vermemesidir.

Bir olacağız, birlikte harekete edeceğiz, inşallah sorunları inanç ve irade birliğiyle aşacağız.

Her Ramazan’da olduğu gibi, bu Ramazan’da da İsrail güvenlik güçlerinin Filistinli kardeşlerimize reva gördüğü orantısız saldırıları, şiddet sahnelerini, Mescid-i Aksa’ya yönelik mütecaviz eylemlerini kınıyorum.

Unutmayınız, kutlu ceddimiz Filistin’i 400 yıl boyuna tek top mermisi atmadan huzur ve güven içinde yönetmiştir.

Mescid-i Aksa’nın maneviyatına ve tarihi statüsüne zarar vermeye çalışmak kabul edilemez bir ilkelliktir, ateşle oynamaktır ve sadece bölgesel değil küresel bir felakete çağrıdır.

İsrail’i haksız ve hukuksuz saldırılarından vazgeçmeye davet ediyor, çıkan olaylarda hayatlarını kaybeden Filistinli masumlara Allah’tan rahmet, yaralı kardeşlerimize de şifalar diliyorum.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

Mültecilerin, göçmenlerin ve sığınmacıların trajedileri de bir diğer vahim konu başlığı olarak insanım diyen herkesin ortak meselesidir.

Ülkelerindeki savaş, açlık, hastalık ve istikrarsızlıktan dolayı yerinden yurdundan kopup Akdeniz üzerinden Avrupa’ya geçmeye çalışan binlerce göçmen medeni dünyanın gözü önünde boğularak balıklara yem olmaktadır.

Sahillere vuran cansız bedenler, sınırlarına dayandığı ülkelerin kaba güç gösterisine maruz kalan biçare insanlar elbette hepimizin yürek sızısıdır.

Bazı düşünürlere göre yaşadığımız çağ merhamet çağı olarak tarif ve tefrik edilmişse de, bize göre hakikat dikte ve servis edilenden, görünen gösterilmek istenenden çok farklıdır.

Dünyada bir yerden başka bir yere doğru hareket halinde olan, evinden barkından kopup başka coğrafyalarda gelecek arayan göçmen sayısı 300 milyona yaklaşmıştır.

Savaş, çatışma ve zulümden kaçan mülteci sayısı da yine dünya çapında 80 milyonu aşmıştır.

Nihayetinde beşeriyet çok ciddi bir sorunla yüz yüze kalmıştır.

Bu sorun ya eşgüdüm halinde ve külfetin ortak paylaşımı yoluyla çözüme kavuşturulacak ya da gelecekte öngörülemeyen, önü alınamayan, ölümcül gelişmelere meydan açılacaktır.

Milli bekamızın tarihsel sürekliliğini canlı tutmak, mazi kayıtlarını gelecek hedefleriyle eklemleştirip kültürel zenginliği titizlikle korumak başlıca görevimizdir.

Bize göre Türkiye’nin bekası sınır aşan düzensiz göçlerin akıbetiyle ve kontrol dışı akınıyla yakından ve ters orantıyla bağlantılıdır.

Bu sorunun elbirliğiyle, istismarına çanak tutmadan, provokasyon ortamını beslemeden, ihtirastan uzak bir yaklaşımla, hepsinden önemlisi akılcı, adilane, insani, vicdani ve kalıcı stratejilerle köklü bir şekilde çözmek milli bir sorumluluk olarak değerlendirilmelidir.

Türk milleti zorda kalanlara, darda olanlara, uzanacak el bekleyenlere, çare arayanlara, imdat çığlığı atanlara hiçbir zaman bigane kalmamış ve mesela Suriyeli sığınmacılara kapısını ve kucağını sonuna kadar açmıştır.

Bu tavır asil ve alicenap bir tavırdır.

Tarihi, kültürel ve inanç temelinde inkârı mümkün olmayan müştereklerimiz bulunan sığınmacıların, geçici koruma statüsüyle buyur edilip güvence altına alınması gayet doğal ve insani bir muameledir.

Türk milleti her zaman mazlumların yanındadır.

Kaldı ki Türk milleti beklenen, istenen, sevilen, özlenen, yolu gözlenen, iyi gün değil kötü gün dostu olan muhteşem bir beşeri kudretin adıdır.

Türk olmak, diğer bütün hasletlerinin ve haysiyetle pekişmiş muazzez değerlerinin yanında, düşene vurmak için tetikte bekleyen odaklara dik duruş demektir.

Türk demek, mazluma sığınak, garibe korunak, zalime hezimet, zulme mağlubiyet, Hakk’a teslimiyet, hakikate sadakat, halka riayet demektir.

Türk olmak haksızlığa direnen cesaret, aç ve açıkta olana sahip çıkacak hayatiyet demektir.

Türkiye gelişmişliği ve medeniliği ile övünen tüm ülkelere insani ve vicdani nitelikleriyle teçhiz edilmiş ibret ve insaf dersi vermiştir.

Ekmeğimizin azlığına çokluğuna bakılmadan soframız açılmıştır.

Biliniz ki, bir yıldız ne kadar büyükse, o kadar sıcak ve parlak olur.

Türk milleti medeniyetler ve milletler gökyüzünde sıcaklığıyla, parlaklığıyla şan almış, şöhret olmuş Süheyl Yıldızı’dır.

Kıskanan kıskansın, çekemeyen kendi işine baksın, biz vakarımıza yakışanı yaparız, tarihi mirasımız hangi istikameti gösteriyorsa oraya doğru yol alırız.

Ancak düzensiz göç ve sığınmaco sorununu, soğukkanlı ve sağduyulu şekilde kavramanın daha da ötesinde dün, bugün ve gelecek mizanında stratejik akılla ve milli çıkarlarımıza muvafık halde analiz etmek, tedbir geliştirmek mecburiyetindeyiz.

Biz demografik istikbalimizi, bununla içiçe geçmiş egemenlik ve istiklal haklarımızı düşünmek, dert etmek, ne yapabiliriz sorusuna köklü cevaplar bulmak zorundayız.

Anadolu coğrafyasının en az yüz yıl, hatta beş yüz yıl sonraki nüfus yapısının nasıl olacağını, bu kapsamda doğabilecek muhtemel risk ve tehditlerin nesnel boyutunu bütün yönleriyle hesaba katmak, muhasebesini yapmak, bihakkın sonuca varmak durumundayız.

Gecikemeyiz, geride kalamayız, atalete düşemeyiz, ağırdan alamayız.

Biz yalnızca bu döneme değil, geleceğin Türk asırlarına, Türk varlığına, Türk coğrafyasının her karışına, her köşesine karşı da maddi ve manevi sorumluluklar taşıyoruz.

Bizden sonraki nesillere kuşku duyacakları, zora girecekleri, kendi ülkelerinde garip olacakları, çok bilinmeyenli denklemlerle kilitlenmiş bir vatan coğrafyası, bir nüfus müktesebatı asla ve kat’a bırakamayız.

Sakarya Şiir’inde diyor ya büyük şairimiz Merhum Necip Fazıl Kısakürek:

Nerede kardeşlerin cömert Nil yeşil Tuna

Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna.

Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir,

Bulur mu deli rüzgar o sedayı Allah bir.

Bütün bunlar sendedir bu girift bilmeceler,

Sakarya kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya,

Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya.

Allah şahit ve Allah kerimdir, Türklük ne bugün ne de gelecekte öz yurdunda garip, öz vatanında parya olmayacaktır.

Aksine hizmet edenler fiilen işgale yeltenen, bunu aklından geçiren alçaklardır ki, biz bu alçakların oyununu vatan ve millet sevdasındaki yüksekliğimizle bozacağız, alayını birden hüsrana uğratacağız.

Biz düzensiz göç ve sığınmacı konusunu duygusallıktan arınarak gerçekçi bir temele oturtmakla, ortak bir iradeyle Türkiye’nin ve Türk milletinin gündeminden kademeli bir şekilde çıkarmakla mezunuz, mesulüz ve buna da muktediriz.

Son günlerde ülkemizde geçici koruma statüsüyle bulunan Suriyeli sığınmacıları bahane ederek toplumsal infialin ateşini tutuşturmak arayışında olan bazı görevli provokatörlerin, sosyal medyada taşeronluk yapan müfsitlerin devrede olduğu net olarak görülmektedir.

En küçük bir anlaşmazlığın, incir kabuğunu doldurmayacak ihtilafların büyütülmesi, toplumun geneline körüklenerek yayılması hedeflenmektedir.

Oyun sinsidir, tehlike kol gezmektedir.

Bu karmaşık ve riskli sürecin iç cephesi olduğu kadar, dış tazyik ve tertibinin de bulunduğu gün gibi ortadadır.

Hepinizin ve herkesin bilhassa dikkatini çekiyorum, duygusallıkların tetiklediği cepheleşmelerin açtığı öfke ve nefret çukurları ve buna taammüden refakat edilmesi feci sonuçlara kapı aralayacaktır.

Kötü niyet sahipleri bir kıvılcımın nerelere kadar yayılacağını ya bilerek ya da bilmeden sorumsuzca siyasi ve toplumsal eylem halindedir.

İstanbul Bağcılar’da, bir densizin, bir serserinin sokak ortasına sandalye koyarak oturması dahi kor halinde duran gerginliği anında tırmandırmış, günlerce ülke gündemini meşgul etmiştir.

Ankara Altındağ’da yaşananların toz bulutu bile henüz dağılmış değildir.

Öncelikle şunu söylemek isterim ki, Türkiye’de geçici koruma statüsüyle bulunuyorken asayişi ve toplumsal huzuru kim ya da kimler bozuyorsa derhal, gözünün yaşına bakılmadan sınır dışı edilmelidir.

Türkiye onun bunun elinde oyuncak olamayacaktır.

Türkiye’de hakim güç ve irade Türk milletidir.

Eşkıyalığa hiç kimse heves etmemelidir.

Huzur bozucu fiillerin failleri de yaptıklarının bedelini misliyle ödemelidir.

Memnuniyetle müşahede ediyoruz ki, bugüne kadar hükümet bu konuda tavizsiz bir duruş sergilemiş, tedbirleri zamanında ve yol kazasına mahal vermeden peyderpey almıştır.

Maksatlı ve marazi zihniyet sahipleri görmese de, itiraf etmese de yalın gerçek budur.

Altını çizerek söylemek isterim ki, Milliyetçi Hareket Partisi sınır aşan göçler konusunda en hazırlıklı partidir.

Bizi eleştiren, niye susuyorsunuz, neden sessiniz, niçin tepkisizsiniz diyen kim varsa ya cahil ya da gelişmeleri takip ve okuma özrü çeken zavallılardır.

Bizim açığımızı arayanlara diyorum ki, önce yama tutmayan yırtıklarınızı dikin, konuşacak yerde susmanın, susulacak yerde konuşmanın ancak ve ancak ahmaklara özgü bir hal olduğunu da asla hatırınızdan çıkarmayın.

Aralarında çok değerli akademisyenlerimizin ve fikir insanlarımızın bulunduğu “Sınır Aşan Göçler Komisyonu” partimizin AR-GE bünyesinde kurulmuş ve ortaya çıkan muazzez çalışma hem ilk haliyle hem de güncellenmiş şekliyle milletimizin ve siyasi muhataplarımızın bilgisine sunulmuştur.

Biz hamd olsun her şeye hazırız.

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında ne verilemeyecek bir cevabımız ne de eziklik duyacağımız bir acziyet ve geriliğimiz vardır.

Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş, geride kalanlar da çölde deve izi saymaya kadar işi götürmüşlerdir.

Bu müfteriler acınacak haldedir.

Bu müptezeller tükenmişlik sendromuna yakalanmışlar ve pişmiş aşa su karıştırayım derken istikametlerini şaşırmışlardır.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin düzensiz göç konusunda ve geçici koruma statüsüyle Türkiye’de bulunanlara yönelik bakışı ve temin ettiği politikası açıktır.

Bir defa düzensiz göç adı konmamış bir istiladır.

Mutlak süratte önüne geçilmeli, yakalananlar derhal gönderilmelidir.

İkinci olarak ve esasen Suriyeli sığınmacıları sabahtan akşama ülkelerine göndermek hem doğru hem de mümkün değildir.

Uluslararası hukuktan doğan sorumluluklarımız vardır.

Fakat Suriyeli sığınmacıların ülkelerinden ayrılış ve kopuşlarına neden olan ağır şartlar ortadan kalkar kalkmaz güvenli ve gönüllü bir şekilde geldikleri gibi uğurlamak da bizim asıl önerimiz, asıl önceliğimiz ve şaşmayacağımız hedefimizdir.

Misafirin ve misafirliğin süresi sınırlıdır.

Türk milletinin mevcut nüfus dokusunun, toplumsal huzur ve güvenliğinin sağlam esaslara bağlanması vazgeçilmez amacımızdır.

Her insanın kendi yurdunda emniyetli ve esenlik içinde yaşamaya hakkı vardır.

Özellikle önümüzdeki bayram günlerinde ülkelerine gidebilen Suriyeli sığınmacıların tekrar geri dönmelerine de hiç gerek yoktur.

Suriye’de ateş söner sönmez herkes evine barkına Türkiye’nin güvencesi altında kavuşmalıdır.

Ülkemizin ekonomik büyümesine, sosyal gelişmesine ve milli bütünleşmesine destek veren, katkı sunanlar da başımızın üstündedir. Onlara diyecek bir şeyimiz yoktur.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmaların dinmemesi, ateşkes ve barış arayışlarının bir türlü arzu edilen kıvama ulaşmaması bölgesel huzur ve güven iklimine zarar vermektedir.

İki ülke arasında müzakeresi yapılan konu başlıkları üzerinde mutabakata varılamaması krizin derinleşerek devamını tetiklemektedir.

Rus donanmasının göz bebeği olarak gösterilen bir savaş gemisinin batırılmasından sonra Rusya’nın Kiev’e yönelik füze saldırıları, liman kenti Mariupol’un kuşatma altında tutuluyor olması diplomasi ataklarını ve diyalog hamlelerini baltalamaktadır.

Türkiye sabırlı, ısrarlı ve iyi niyetli bir şekilde ateşkes ve barış ortamının yeşermesi için mücadelesini sürdürmektedir.

Bu ahlaki ve ilkeli tutum her türlü takdirin üstündedir.

Görülmektedir ki, Türkiye’nin tesiri olmadan iki ülke arasında ateşkes rejiminin tezahür etmesi imkânsız değilse de çok zordur.

Rol kapmak için kuyruğa giren ülkelerin ise iyi niyetli olmadıkları, bir yanda silahların susmasını gönülsüz şekilde isterlerken diğer yanda savaş bölgesine iştahla silah ve cephanelik sevk ettikleri bilinmektedir.

Rusya ile Ukrayna arasındaki kanlı çekişmenin sona ermesine samimiyetle hizmet edemeyen, omurgalı duruş gösteremeyen, insanlık değerlerine tercüman olamayan, daha vahimi savaşın kızışmasına ve uzamasına zımnen destek veren her ülke dökülen kanlarda, alınan canlarda, yıkılan şehirlerde pay sahibidir.

Rusya geçtiğimiz hafta ABD’ye nota vermiş, Birleşik Krallık Başbakanı’nın da aralarında bulunduğu 13 isme yaptırım kararı almıştır.

Gerek ABD gerekse Birleşik Krallık barışın değil savaşın fanatik taraftar grubu olarak sivrilmiştir.

İnsan haklarının, insan varlığının yok sayılması bunların umurunda değildir.

Şu garip ve tenakuzla pekişmiş duruma bakınız ki, ABD Dışişleri Bakanlığı 12 Nisan 2022 tarihinde hazırlanan 2021 yılı İnsan Hakları Raporu’nu yayımlamıştır.

Buruşuk ve sararmış bir kağıt parçasından ibaret bu raporda Türkiye’ye tam 93 sayfa ayrılmıştır.

Zannederseniz ABD sütten çıkmış ak kaşık, insan hakları sevdalısıdır.

Mezkur raporda 15 Temmuz hain darbe girişiminden sözde FETÖ darbe girişimi olarak bahsedilmiş, FETÖ’cülerin bütün iftira ve yalanları referans olarak alınmıştır.

Bu bakış, küstah, kifayetsiz ve köhne bir bakıştır.

Bize göre ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı 2021 yılı İnsan Hakları Raporu ayan beyan bir FETÖ komplosudur.

Raporun öntaslağı sanıyorum Pensilvanya’da hazırlanmıştır.

Çünkü temelsiz ifadeler, önyargılı eleştiriler, haksız iddialar, sapkın değerlendirmeler ancak ve ancak bir FETÖ’cü hainin kaleminden satırlara dökülecektir.<